14 Ekim 2015 Çarşamba

ikindiüstüydü ki, yukarıdan, gedikten bir çığlık koptu. uzun bir kadın sesiyle ortalık sallandı. gelen telli hatundu. doru, görkemli bir ata biniliydi. uzun, çizgili fistanı bindiği atın sağrısını örtmüş, etekleri üzengiye kadar inmişti. başındaki ak başörtüsünün bir ucu bir bayrak gibi arkasından dalgalanıp geliyordu. atın her iki yanında üçerden altı, önünde de bir kişi yürüyordu. yürüyenler genç, güzel giyimli kişilerdi. uzun boylu, yakışıklıydılar. tellihatun ünlü bir türkmen beyin kızı, ünlü bir beyin de dul hatunuydu. büyük, ormanlıklı, bağlık bahçelik, yüz pınarlı asarkaya konağı baştan sona onlarındı. orada telli hatun soylu atlar yetiştirirdi. bağların üzümü, bahçelerin narı, elması, armutu tüm çukurovada ünlüydü. telli hatun da bütün çukurovada ünlüydü. o, bütün türkmenin başağıtçısıydı. öyle her ölüye ağıt yakmazdı. telli hatun ağıdıyla birlikte dilden dile dolaşırdı. kocası ölünce onun üstüne günlerce durmadan ağıt yaktı, bir kuş gibi onun ölüsü, mezarı, giyitleri üstünde döndü durdu. ondan sonra da ünlü maraş beyinin ölüsü dışında ağıt yakmaya hiçbir yere gitmedi. telli hatunun gedikten çığlık atarak görünüşü bütün konukları şaşırtmıştı. ünü büyük telli hatun bunca yıldan sonra, beylerin paşaların ölülerine gitmeyen türkmen hatunu bir kürdün ölüsüne geliyordu, hem de ağıt yakmaya ta gedikten başlayarak... onu bütün köy erkeği kadını, kocası genci, konuğuyla karşıladı. hatun köye binlerce kişi arasında girdi ve attan bir delikanlı gibi atlayarak, eteklerini iki eliyle yukarı kaldırıp merdivenlere yürüdü. iri söbe gözlüydü. saçları kınalanmış mor kırmızı, çenesi ince, boynu kuğu boynu gibi uzundu, iri, görkemli bir görünüşü vardı. parmağındaki iri elmas taşlı yüzük balkıyor, boynundaki beşibiryerdeler şıkırdıyordu. merdiven başında onu başta arif saim bey, arkada öteki beyler karşıladılar. derken aşağı gedikten gökburundan bir kadın çığlığı daha koptu, arkasından kayalarda yankılanan bir ağıt, bu gelen de zala hatundu. aşağıdan anavarza ovasından, lek kürtlerinden olurdu. aşiret kavgasında kartal gibi üç yiğit yitirmişti. ölmüş her yiğidin başına gelir, oğullarıyla birlikte bu ölüye de ağlayarak ağıt yakardı. onun arkasından karşıdan, ovadan eşe hatun geldi, yanında onbeş kadar ağıtçı kadınla birlikte... payastan olurdu, büyük derebeyi, iskenderun hükümdarı küçükalioğlu soyundandı. onun için, bir ağıdı bir cennet eden eşe hatun derlerdi. onun ağıt yaktığı ölü, ölü sayılmaz, sağlardan daha çok yaşayan bir kişi sayılırdı. hürüuşağından zeynep ana da geldi, çok yaşlıydı, ama şu çukur ovada bir ölüyü övmede, acımada, yangılı ağıt söylemede onun üstüne bir kadın daha yoktu. o, plaklara, kitaplara geçen ağıtlar yakmıştı yüzlerce, binlerce, şu belalı çukurovaya... sonra yılankale altlarından döne karı, bahçeden, kırmacılıdan da ağıtçı kadınlar sökün ettiler. bu kadar ağıtçı gelmişken artık ölü camide kalamazdı. akçasaz çiftliğinin sahibi on üçünde kan gütme yüzünden dul kalan erkek hüsne hatun da geldi. daha gelin gibi giyiniyordu. renk renk ipekli başörtülerle örtülmüş fesinde koşar koşar altınlar diziliydi. hırızması elmas, kulaklarından sarkan küpeler has inciydi.

14 Eylül 2015 Pazartesi

15 Ağustos 2015 Cumartesi

switch to HD and watch the greatness




12 Temmuz 2015 Pazar

çiçek zamanı çiçek biraz daha irileşti, turunculadı.
gece pul pul ışıklıydı. her adımını kaldırdıkça izinde bir ışık gölü kalıyordu. her yanın ışıktandı. yağmur yağdı, ışıktandı, ıslatmadı. bir ışık böldü geceyi, ortasından. dağları, geceyi ikiye biçti. alnın kırışmıştı. derin düşünüyordun. köylüler geldiler başına birikiştiler. bizi kurtar dediler. bin yıldır köleyiz. elimizi kolumuzu bağladılar. tarlalardan geçtik, bahçelere uğradık, ormanlara girdik. bin top ışık arkamızda, bin balkıma, bin yalbırdı. dünya çiçek açıyordu biz bastıkça. eski dünya yenileşiyordu. dünya yeni doğmuş gibi, pırıl pırıl, taze bir dünya. daha bu sabah yaratılmış sanki, öyle yeni. tarlalar da başak verdi, ekinler başakları çekemez, bir karış boyunda karakılçık başaklar. kovanlar, kaya kovukları, yaşlı ağaç gövdeleri kehribar, güneşli balla dolu. her kovan arı beş kere oğul verdi. incirler ballı, narlar kocaman, yarılmış, kırmızı billur taneler. toprak işlenmiş, dost. herkes mutluluk içinde. doğurgan toprak uzanmış, terlemiş yatıyor. kimse yalın ayak değil, kimse sıtmalı değil, kimse zulüm görmüyor. kimse kimseyi dövüp de kan işetmiyor. kimse kimseyi aşağılamıyor, adamlığını elinden alamıyor. dağları geçtik, yol ettik. sıcak çölde bir tutam bulut vardı, gölgesi üstümüze düşmüş. senin aşkına, senin yüzün suyu hürmetine. ben seni böylece gördüm. çöl çayır, çimen oldu. sular şıkırdadı.
"ilk devinen ben değilim, ilk doğan ben. sen beni çok gördün... çok."
bir şafak vakti akçadeniz üstüne yürüdün. yel oldun estin, bulut oldun ağdın. şu gözlerimle gördüm. bir sürmeli ceren dizine yatmış ağlıyordu. kaç, sürmeli ceren, dedin. ağaçları kökünden söktüler, kuşları dallarından, göklerden topladılar, suları kuruttular, insanları hasta ettiler, sen geldin, arkanda bir top ışık bir minare boyu.
"ilk görünen ben değilim, ilk doğan ben. sen beni çok gördün."
bir ormana düştük yol belli değil, köylüler seni öldürdüler. az sonra seni geri dirilttiler, işte bu gözlerle gördüm.
"ilk ölen ben değilim, ilk doğan ben."
kel aşığın yüzü uzadı, uzun kırışıklar yukardan aşağı bedenini sardı.
yeryüzü yoktu, gökyüzü yoktu. toprak, su yoktu. böcekler, insanlar, karıncalar, cinler periler yoktu, hiç kimse yoktu. sen de yoktun, ben de yoktum. gece yoktu, gündüz yoktu. hiçbir şey yoktu.
karanlığın kökü, ışığın kökü.
hiçbir şey, hiçbir şey yoktu.
kel aşığın yüzünün bir yanı karanlık oldu, bir yanı aydınlık. sesi dalga dalga ovaya yayıldı. korkunç, sıcak, gittikçe büyüyen bir dev çığlığı.
seslerin kökü de yoktu.
anavarza kayalıkları yankılandı. kayalıklar da yoktu.
var olan bir top ışıktı. hiç bakamazsın, bakınca gözlerini kör eyler. on milyon yıl, yüz milyon yıl, milyon milyon yıl dolandı boşlukta bu yumruk kadar olan, bakınca gözleri kör eden ışık. boşluk da yoktu.
sazdaki altı telden üçü kırıldı. saz yere düştü. bulutlar toprağa ağdı.
ben seni gördüm. iki gözüm önüme aksın ki gördüm. işte bu gözlerle.
"sen beni çok gördün, çok."
memidik oturdu, ağladı. yaraları sızladı, sancılandı, kemikleri ağırdı.
taşbaşoğlunun elini tuttu.
o sensin, dedi. işte şu gözlerimle gördüm.
taşbaşoğlu şaştı kaldı.
memidik azman çiçeğin yanındaydı. azman çiçek gittikçe terliyor, parlaklaşıyor, turunculaşıyordu.
taşbaşoğlu daha çok şaşırdı.
"hiç mi hiç görmedin sen beni?"
yağmur yağıyordu, çok. sen yağmur altında yürüyordun. üstüne bir tek yağmur damlası düşmüyordu. kupkuru, yürüdüğün tozlu yoldu. işte bu gözlerle...
"sen beni hiç mi hiç görmedin."
bir yılkı yaban atı, yüzlerce, ovada oradan oraya koşuyordu. delirmişler gibi. hiç kimse yaklaşamıyordu onlara. senin yanına geldiler, teker teker durdular.
"hiç mi hiç görmedin sen beni?"
bir nar kopardın dalından, ağzı yarılmış. nar açıldı. bütün bir köy yedi bitiremedi.
"hiç mi hiç..."
bir ekin ektik toprağa. ekin gürledi yekindi. harmanlar taştı. ovalar pamuğu almaz oldu. işte şu gözlerle.
"hiç mi hiç..."
kuştüyü yorgan, kuştüyü yastık.
"hiç mi hiç..."
çiçek azmanı çiçek daha da turunculaştı, terledi. tacının içindeki arılar yüzlerce... kanatlarda ipiltiler.
"hiç mi hiç..."
kel aşık kollarını karanlığa kanat gibi açtı, kapadı. eli sazının göğsüne yumruk gibi indi. memidik ortaparmağını usulca tuttu, sıktı, sonra elini öptü, aldı başına koydu.
çiçek azmanı çiçek daha da turunculaştı, boşluğa düştü, bir başına.

29 Haziran 2015 Pazartesi


world is under attack!

10 Mayıs 2015 Pazar